Hayat hakikaten zor!
Bizim gibi insanlar için…
Bizim gibi arkasız kalesiz insanlar için hayat her zaman zordu ama şimdi daha da zor!

***

Çocuk yaşımda her gün dere tepe on kilometreye yakın yol yürüyerek komşu köyde okudum ortaokulu.
Yağmurlu günlerde okula varıncaya kadar ıslanırdım.
Şimdi sık sık yağmura yakalanıp eve sırılsıklam gelme huyum da oradan geliyor…
Sınıfa girince arka sıralardaki sırama geçip otururdum sessizce ama üzerimden 'şıp!' 'şıp!' damlayan yağmur suları sınıfın dikkatini dağıtırdı.
Dönüp dönüp arkasına bakardı sınıftaki pek yaklaşamadığım saçı iki belik örgülü güzel kızlar.
Bir taraftan da burnum akmaya başlardı; sabahın erken saatinde, buz gibi yağmurun altında kilometrelerce yol yürüdüğüm için. Nasıl utanırdım bir bilseniz…

***

Sonra yatılı okul… Bir tür hapishane gibidir yatılı okul.
O genç yaşında beton sınıflarda, koridorlarda, parke taşlarıyla betonlaştırılmış okul bahçesinde deli danalar gibi dönüp durursun. Ruhun sıkılır. Boğulursun…
Okul duvarının üzerine çekilmiş yüksek tel örgüler vardı bizim yatılı okulda. O tel örgülerden bakardık okulun önündeki yoldan geçen insanlara, okuldan dönen liseli kızlara.
Hafta sonu, Ankaralı olanlar ya da Ankara'da akrabası olanlar evci çıkardı. Parası olanlar da çarşıya pazara giderdi izin alıp. Çoğu zaman yalnız kalırdım o koskoca okulda.
Yatakhane, sınıf…
Sınıfların uzun koridorlarında mahkumlar gibi gidip gelmeler…
Yemek saati gelince yemekhane…
Yemekhanede sık sık çıkan makarna, patates…
Kuru fasulye, bulgur pilavı…
Şimdi Sultan, ne yemeği yapayım, diye sorduğunda makarna ya da kuru fasulye dediğimde şaşırıyor.
'Başka bir şey bilmiyor musun sen?' diye de kızıyor. Biliyorsam da aklıma başka bir şey gelmiyor.
Ha bir de…
Değişiklik olsun diye, son yıllarda makarna yerine spagetti diyorum. Daha havalı oluyor. Daha bir değişik oluyor. Spesiyal yani!

***

Ve verilen yemekler çok az olduğu için gece acıkırdık.
Bunu bilen yemekhane çalışanları yemeklerden kalan parçalanmış, bölünmüş, ısırılmış ekmekleri bir kovaya doldurup yemekhanenin demir parmaklıklı kapısının önüne korlardı. Parmaklıklardan uzanıp kovanın içinden ekmek alırdık. Ekmeğin üzerine tuz serpip yerdik.

***

Uzun bayram tatillerinde okul daha da boşalırdı. Memleketine giderdi çoğu öğrenci.
Ben gidemezdim. Çünkü yol parası yoktu.
Sadece kışın yarıyıl tatilinde giderdim eve.
Onda da…
Giderdim ama geri gelmek pek kolay olmazdı.
Geri döneceğim zaman annem komşulardan borç para isterdi. Ve hep son ana kalırdı bu borç para isteme işi. Karlı kış sabahı, tam yola çıkacakken…
Annem kar yığınlarına bata çıka bir iki komşunun kapısını çalardı.
Bu işin son ana kalma nedeni, borç isteme işinin epey sıkıntılı bir iş olmasıydı.
Böyle olunca ara tatillerde eve gidemiyordum.
Okulda, neredeyse tek başıma kalıyordum.
Bağırmak geliyordu içimden. Aklımı yitirmiş gibi bağırmak.

***

Sonra işte gece çalışarak okunan üniversite…
Gece çalışıp sabah şehirlerarası otobüsle seksen kilometre yol giderek okunan üniversite.
Akşam dersten çıkınca arkadaşlarım evine giderken ben otobüs garajına gidiyordum.
Bazen otobüs oluyordu bazen olmuyordu.
İzmir, Antalya tarafından gelecek otobüsleri bekliyordum akşamın karanlığına kadar.
Sonra gece on birde de işe gidiyordum.
Ama yine de…
Bütün zorluklara rağmen her şey yolunda ilerliyordu. Hak edene hakkı teslim ediliyordu.
Liseyi bitirdikten hemen sonra vardiyalı da olsa çalışmaya başladım.
Üniversiteyi bitirince de yeni işime başladım.
Fakat şimdi… Şimdi hayat hakikaten zor!
Bütün kapılar tutulmuş.
Sıkı sıkıya kapatılmış çelik kapıların arkasındakilere sesini duyurman neredeyse imkansız.
Kapıyı,
'Ben geldim, beni de içeri alın!' diye, çığlık çığlığa yumruklaman boşuna!